15 Aralık 2010 Çarşamba

MAĞARA ADAMI

Ben halen daha sağda solda halı bakınıp dururken, hoca ise derste, halıların dışında ve bir o kadar onlar derecesinde öneme sahip, soyumuzu sopumuzu araştırmada yeni kanallar sunuyor, bize sonsuz alternatifler arasından, adeta seçin seçebildiğinizi diyordu. Anlamıştım ki artık yapmakta olduğumuz, soy sop araştırmaktan ötede bir şeydi, Müstecaplıoğlu, adeta soy sop mevzusunu, asıl hedefe ulaşmak için kullanacağımız bir alt başlık olarak kurgulamıştı. Hoca halılara bakın, kahve fallarına bakın, gördüğünüz her şeye hatta annenizin televizyon üzerine örttüğü işlemeli dantele, oradaki motiflere de bakın diyordu...

Yani artık yapılacak şey, asıl gaye; soyu sopu öğrenmek gibi bir amacın ötesine geçerek, zaten bizi biz yapan ve sarıp sarmalayan ama belki de içinde olduğumuzdan dolayı kanıksadığımız ve bu yüzden göremediğimiz, farkında olduğumuz ama aslında olmadığımız dünyanın kapılarını aralamaktı. Bu dünyada her şeklin, her çizginin aslında bir tarihi, kullanım yeri, manası vardı ve iç bir şey gelişi güzel sırf estetik duruyor mantalitesiyle üretilmemişti.

Bu şekiller, işaretler, “Semboller”, neydi bunlar? Halıların ya da çeşitli kullanım nesnelerinin – elbiseler ya da kılıç kalkan gibi- üzerinde bulunan, garip hatta belki de sevimli diyebileceğimiz şekillerden mi ibaret her şey. Hayır, muhakkak ki bu şekillerinde birer anlamı hatta o anlamların bütününden oluşan uzun hikayeler ya da olay tasvirleri, hatta sembol dediğimiz bu şekiller yoluyla nesilden nesle aktarılan destanlar, mirler ve daha niceleri vardı.

“Sembol, hem işaret hem de imgenin gizilgüçlerini(potansiyellerini) bir araya getirir; bunları iletişim bağlamında gerçekleştirir.”[1] Bu noktadan bakıp, sükûn ile okuduğumuzda, bu tanımlamada algı sınırlarımızı zorlayacak, bizi bizden alacak bir taraf olmadığını söylemek mümkün. Ama durum bu kadar da basit olmamalı; Olayı, döneminin insanı gözünden, M.Ö 10.000’lerde çaresizlik, bundan daha da önemlisi bilinmezlikler içinde sürüp giden bir hayatta, yaşam mücadelesi veren insanoğlunu düşünerek ele almalıyız.

Dil denen şeyin söz konusu yıllarda bulunmuş olduğunu, keza resminde ve tabii ateşinde yine o dönemlere tarihlenen diğer buluşlar olduğunu masaya yatıralım. Bu üç buluşu, kendi dönemi içerisinde ele aldığımızda, işlevsellik yönünden aralarında bir fark olduğunu söylemek yanlış olacaktır.

Av sahnesini gözünüzün önüne getirin. Kabile üyeleri, bir gurup olarak hareket edecek ve avına sistemli, belli bir plan dahilinde yaklaşacaktır. Bu esnada, bugün kullandığımız kapsama sahip olmasa da bir iletişim kodu, yani dil dediğimiz aracı devreye sokacak, başarılı bir avın ardından köye getirilen et, yine ateşin devreye girmesiyle pişirilerek tüketilecektir.

Belki de yenmeden önce kireç tozuna buladıkları ellerini insanlar, avın üzerine bastırarak avın üzerinde bir el imgesi oluşmasını sağlayacak, hatta yemek başlamadan önce yapacakları küçük seremonilerde ölmüş av hayvanına seslenerek “Seni koca heyula, durdurulamaz mamut, seni bu eller dize getirdi, işte bu eller ile avlandın ve ey toprak ana, bu ellere bu koca cüsseyi devirebileceği imkanı, olanağı tanıdığın için şükürler olsun sana. Eyy Tengri, Eyy Umay... bu aciz kulun, tüm hürmetiyle eğiliyor huzurunda.”

Veyahut tam tersi de düşünülebilir. Hikâyeyi başa saralım.

Kabileden ava gidecek erkekler, köy meydanı olarak tasvir edebileceğimiz bir açıklıkta, toplanmış ve şamanın gelip onları kutsamasını, avın başarılı geçmesi adına, gizilgüçlere seslenerek yapılacak dua ayinini beklemektedirler. Şaman geldiğinde ilk göze çarpan – şimdilik üzerindeki garip kostüm, dövmeler ve vücudundan sarkan garip nesneleri bir kenara bırakırsak- oldukça yaşlı oluşudur. Bu tespitin üzeinde durmak önemlidir zira o dönemin insanları, hastalıklar, av sırasındaki şanssızlık ya da vahşi doğadan gelen saldırılar gibi etkenler yüzünden, en fazla 20- 25 yaşlarına kadar yaşamaktadırlar. Şaman, belki şans belki de silah kullanma ve av organize etmedeki başarıları yüzünden, bu mazlumlardan daha uzun bir hayata sahip olmuş, şimdiyse buruşmuş derisinin altında, biriktirdiği bir dolu yaşanmışlık ve deneyimleri, yani gözüyle gördüğü ve elleriyle yaptığı şeyleri, genç nesillere aktarma şansına erişmiştir.

Bu genç yarenlerin deneyimsiz elleri, av sırasında, en az şamanın gençliğindeki ölçüde kabiliyete sahip olabilecekler midir? Bu soru, Kabilenin hayatta kalması ya da onca insanın ölmesi arasında durduğundan, işte bu noktada bu sorunun cevabı, dönemin insanlarını en çok meşgul eden olgulardan biri haline gelmektedir.

Şaman, ellerini kirece bular ve ava gidecek gençlerin muhtelif yerlerine elini bastırır. Şamanın bu edimi, “benim deneyimim, işte bu ellerimin kazandığı başarılar, size yol göstersin, aynı bu eller gibi muvaffak olun” ya da “benim nurum senin şansın olsun!” gibisinden bir anlam taşımaktadır. Aynı şey, Yüzüklerin Efendisi, İki Kule filminde de karşımıza çıkmaktadır. Karanlık tarafa hizmeti seçen kötü, Ak Büyücü, birliklerine kumandanlık edecek yeni bir savaşçıyı dünyaya getirir. Filmin ilerleyen sahnelerinde bu cengâverin görev vakti geldiğinde Ak Büyücü, elini aynı bir damga misali, savaşa göndereceği kumandanının yüzüne bastırır. Zaten birliklerin taşıdıkları flamalarda da bu el damgası kullanılacaktır. Şamanın elini yüzüne basması ile bu örnek neredeyse aynı işlevsel amaca hizmet etmektedir.

Neyse bırakalım yüzüklerin efendisini ve kendi av hikayemize dönelim. Ola ki av istenildiği gibi gitmedi ve hatta av esnasında 3 kişi, devirmeye çalıştıkları devasa bir filin altında kalarak can verdiler, işte o zaman, resim devreye girecek ve gerçekte devrilemeyen fil, adını biz günümüz insanlarının koymakta zorlanacağı bir diğer gerçeklikte alaşağı edilecektir.

İşte bu yüzden Dil, Ateş ve Resim, bu insanların gözünde aynı ölçüde değer ve işlev ihtiva eder. Yararlılık açısından bir kulübenin yapımıyla bir imgenin üretimi arasında hiçbir ayrım yoktur. Kulübeler onları yağmurdan, rüzgârdan, güneşten... imgeler ise onları doğal güçler kadar gerçek olan öteki güçlere karşı korurlar.[2]

Bu olayları anlatıyorum, hatta kolay anlaşılması adına kafamda kurguladığım hikayeler içinde veriyorum; peki gerekli mi bu? Bana kalırsa ancak böyle bir yöntem, esasında kapsamlı alıntıların, paragraflarca uzanan bilgi, söylem ve teoremlerin inşa ettiği devasa bir dünyayı, kısaca, ama anlaşılır bir biçimde özetleyebilir.

Ama, vaktiyle insanların resmi, yemek yapmak ya da konut inşa etme gibi bir olayla aynı işlevsel çerçevede ele alışına, bir kez daha değinmek istiyorum. Freud’un bilinç dışını, bilincin bir uzantısı olarak görmesine karşın, C.G Jung, tam tersine esas olarak öncelikle bilinç dışını alır; bilincin ise bilinç dışında gelişip onun bir uzantısı olarak ortaya çıktığı şekilde yorumlar. Benden beklenmeyecek ölçüde edebi bir büyüsü olan, yukarıda oluşturduğum şu cümleye tekrar geri dönelim.

“gerçekte devrilemeyen fil, adını biz günümüz insanlarının koymakta zorlanacağı bir diğer gerçeklikte alaşağı edilecektir.”

Günümüz dünyasındaki yapay bir gereklikten söz edebiliriz. Örf ve adetler, bizi biz yapan değerler, bir dolu ama gerekli ama gereksiz argüman, bugün biz insanların hayatına sınırlar koyar, bizi bu argümanların inşa ettiği yapay bir gerçeklikte yaşamaya mahkum eder.

Ancak olaya Jung’ın bakış açısından yaklaşırsak, mağara dönemi insanlarının özgürce hareket eden bir fili, fiziksel olarak durdurmasıyla, onu bir mağara duvarında resmederek durdurması, ona sahip olması arasında bir fark olmadığı görülecektir.

İşte Mehmet Ali Müstecaplıoğlu, beni böyle karmaşık, zorlayıcı bir evrenin içine itti. Herkes kendine güzel defterler aldı. Onları en içten duygularıyla doldurmaya başladı. Ama ben, baksanıza bana, bir halı konusuna girmemle kendimi, mağara duvar resmi yapan insanın kafa yapısını anlamaya çalışırken buldum. Ve bu macera Asya bozkırlarına, orada göçebe bir hayat süren insanların benzer mantaliteyle birlikte bu tür imgelemleri, yaşayış tarzlarına uygun olarak yanlarında taşıyabilecekleri halılar üzerine işlemesine kadar sürecek.



[1] Frolov, B., “Tarih Öncesi Sembolizmin İlkeleri” çev. A. Kanat. Felsefe dergisi,sayı 2-3, 1990, s 126.

[2] Gombrich, E. H., “Sanatın Öyküsü” op. Cit., ss. 20

13 Aralık 2010 Pazartesi

HALI'ya BAK HALIYAA(!)





Halı ve kilimlerdeki semboller, bu güne değin hiç ilgi ve alakamı çekmemişti. Habire ev taşımak durumunda kalan, oradan oraya sürekli gurbet ellere tayin gören memur bir ailenin evinde, zaten şaşalı halılar görmeyi ummak, biraz abesle iştigal kaçacaktır. Belki halıya nazaran taşınması kolay olduğundan, bu tür bir memur evinde türlü kilimlere rastlanabilir ancak hatırladığım kadarıyla evde ne kadar kilim varsa, ben daha çok küçükken -belki de anaokulu yıllarlımdayken- söz konusu kilimler yerinde durmuyor, kayıyor, toplaşıyor, yamuluyor bahanesiyle annem tarafından ya atılmış ya da konu komşuya dağıtılmış.

Hatırlıyorum da buna sebep, o zamanlar biraz fazlaca haylaz olan benim-ki halen daha öyleyim- evin içinde oyuncak kamyon, araba, tır ve bilumum tekerleğe sahip oyuncakla oynamaya çalışıyor olmamdı. Tekerlekler kilimlerin üzerinden geçerken kilim toplaşıyor, bozuluyor, sonra onları düzeltmek adına annem, arkamda bıraktığım enkazı düzeltmek ile uğraşıyordu, habire bu işle uğraşmak onca işinin arasında onun için büyük angarya oluyordu. Kaldı ki bu kilimler benimde hızımı kesiyor, oyuncak kamyonumla evin içinde özgürce terör estirmeme mani oluyordu.

Bu yüzden ne halılardaki, ne de kilimler üzerindeki eciş bücüş minik şekillerin, sembol olduğu bilgisine münhasır olamadan büyüdüm. Her birinin birer anlama, hatta işleve sahip olduğunu, hocanın halılara bakın sözü ile keşfettim. Çok da şaşırdım.

Ama aileden uzakta, İstanbul’da bir başıma kalıyordum ve hocanın dediği gibi gidip bakabileceğim bir halı, yoktu etrafımda. Kara kara düşünüyor, Kadıköy’de çaresiz adımlarla acaba şimdi ne yapmalı diyerek dolaşıyordum. Ve bir halıcı gördüm. İçeri girmeye bile utandım, sadece tek yaptığım kapı ağzında durmak, içeride başka işle meşgul olduğu görülen abiye “selamünaleyküm” demek oldu Ve aleykümselam cevabını aldım, ardından ne demem gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yoktu.

Sonra yahu ne olacak ki diyerek girdim içeri, adam aldırış etmedi bile, o önündeki işiyle meşgul oluyor, bense duvardaki halılara bakınıyordum. Sonra dayanamayıp sordum amcama, bu halılardaki semboller nedir ne değildir, var mı bunların bir anlamı, mesela şu şekil, mesela bu? Nedir bunların manası dedim...

Adam önce yüzüme baktı, sonra da kallavi bir eda ile tipime, şeklime, giyimime esaslı bir göz gezdirdi. Geçer not almamış olacağım ki “alıcı mısın, alacak mısın ki?” diye sordu. Bende hayır dedim ama öğrenciyim ve bu konuyu çok merak ediyorum, zaten bölümümle alakalı bir konu, bu sembollerin yani halılardaki bu motiflerin anlamlarını çözmem gerekiyor, bu benim ödevim dedim. Bölümümü sordu, Grafik Tasarım dedim. Pek ilgisini çekmemiş olacağım ki, vallahi bende bilmiyorum ki ne desem yalan olur dedi, başından savdı, konuyu değiştirdi, bu Nokia telefonların zil sesini değiştirmeyi biliyor musun diye sordu. Hayır, ama bir bakayım dedim ve aldım telefonu elime. Zil sesleri menüsünü açarak, adama diğer melodileri dinlettim, istediği zil sesini seçmesine yardım ettim.

Çıkarken bana teşekkür etti ve gene Kadıköy’de bir başka halıcının adresini vererek beni uğurladı; gittiğinde selamımı söyle, sana muhakkak yardımcı olacaktır dedi, hadi bakalım diyerek oradan ayrıldım, akşam olmuştu ve karnım zil çalıyordu. Hesapta ertesi gün uygun bir vakitte gidip kendisiyle görüşürüm diye umuyordum ama bu görüşme çok daha geç olacak, sonraki haftaya kadar sarkacaktı.


hacı nacak, Hacı Nacak, Hacı NACAK "HACI NACAK"


Sembol ve Anlam yaratma adı altında işlenen bu ders, nedir ne değildir konusuna girmeden önce, az da olsa dersin hocası Müstecaplıoğlu’ndan bahsetmek gerek; zira klasik ders anlatımı ya da anlayışı diyebileceğimiz bir olgu varsa eğer, işte tam da bu derste Müstecaplıoğlu, söz konusu bu “normal” anlatımdan olabildiğince uzakta, başka diyarlardan ithal gibi görünen, farklı bir eğitim anlayışını benimsiyor. Dersin yapısından mı ya da zaten böyle işlenmesi gerektiğinden mi çözemedim ama sanki dersin bu ilginç havasının nedeni, hocası Mehmet Ali Müstecaplıoğlu gibi.

Şimdi yazıya dökünce, biraz abartıyormuşum gibi hissettim ancak hocanın derse başlaması ve takip eden süreçte dersi işleyişi, mevzuu bahis ettiği konular, ortaya dökülen savlar ve akabinde ödev olarak istenenler... en azından bana, şaşırtıcı ama bir o kadar da büyüleyici geldi ya da şöyle dersem daha doğru olur; ne umdum ne buldum durumu yaşadım. İlk başta ben dâhil herkes afallamıştı; güncel bir tanımla ifade edecek olursak oha falan olmuştuk.

Geçtiğimiz yıllarda Semiyotik adı altında işlenen dersin, adının revize edilmiş hali Sembol ve Anlam Yaratım dersi. Semiyotik dediğimiz; daha geniş bir alanı içine aldığından ve biz tasarımcıların işi daha çok nokta, çizgi ya da renk gibi temel tasarım elemanlarını kullanarak, ortaya anlamlı şekiller çıkartmak olduğundan, yani bizi alakadar eden Semiyotik ilminin edebiyattaki yansımaları değil de daha çok çizittirilerek yapılan Sembol dünyası olduğundan, dersin adı Semiyoloji ya da Semiyotik değil de, Sembol ve Anlam Yaratma olarak yeniden düzenlenmiş.

“Soyunuzu sopunuzu araştırın.”
Yanılmıyorsam bu, hocanın verdiği ilk ödevdi. Sınıfa girmiş, gayet ciddi tavrıyla yoklamanın alınmasını izlemiş ve küçük bir konuşma yapmıştı. Henüz derse dair pek bir şey anlattığı söylenemezdi; geldi, muhabbet eder bir tavırla ortaya bir şeyler attı. Bu esnada sınıftaki gürültü patırdı onu rahatsız etmişti. Belki de anlatmak için susmamızı bekliyordu. Ben dahil büyük bir çoğunluk, devamının gelmesi adına sınıfta konuşan arkadaşları şiişşt piişşşt edip susturduk. Sınıf bir an sessizleşti ve merakla, anlattıklarının devamını dinlemek için kulak kabarttık, yani gerisini getirecek mi diye bekledik, sanki eksik anlatmış gibiydi, ortada halen daha birçok açık kapı kalmıştı.

Ama o, iyice karışan kafalara ilaç, masaya bir iki çözüm yolu koydu ve çıkıp gitti. Sonra bizden, kendi gösterdiği çözüm yollarını kullanarak ya da bulacağımız, yaratacağımız kendi yöntemlerimizle sonuca ulaşmamızı, bir sonraki derse soyumuzu sopumuzu bilir halde gelmemizi istedi.

Tez soy sop araştırıla!
Büyükanne aransın, amcaya sorun! Dayınıza, halanıza, büyük büyük dedenize haber salın; Nerelisiniz siz? Nerede doğdunuz, Nerede yaşıyorsunuz? İlk başta ben dahil sınıfın düştüğü yanılgı, hepimiz, hocanın nereli olduğumuzu araştırırken, olayın bundan iki kuşak evveliyatımızdaki isimleri bulmamızdan ibaret olduğunu sandık Hatta bir çok öğrencinin hedefi nüfus müdürlüğü olmuştu. Halbuki hocayı, üç kuşak önceki dedemizin adını bulup deftere yazmamız alakadar etmiyordu. Bunun böyle olduğunu hissediyor, kavrıyor gibi oluyor ama bunun yerine hangi taşı oyuna süreceğimi kestiremiyordum.

Çaresiz, arkadaşların yaptığı gibi bende akrabaları arama yoluna gitmiş, evvelden bizimkilerin nerede oturduğunu ya da göçtülerse ne yönden geldiklerini öğrenmeye çalışmıştım. Sonuçta birkaç isme de ulaştım ama bu isimleri deftere yazmak yeterli olacak mıydı? İşte ilk kırılma noktamı burada yaşadım. Hoca, bir defter istiyordu ama her şey bu kadar basit olmamalıydı. Ben mükemmeliyetçi biri değilim ama bir şeyin çözümü bu kadar basit gibi duruyorsa da dayanamıyorum, kesin bunun altında bir bit yeniği var, aslında çok karmaşık ve şimdilik ben bunu anlayamıyorum diyerek heder ediyor kendimi ve daha başka yollar, sonuca giden alternatifler yaratmaya çalışıyorum. İşte bu yüzden deftere bir şey yazmadım. Kumandadan kapatılan televizyon gibi, aslında açık ama kapalıydım, hareketsiz, Standby modunda bekliyordum, bir ışık bir ilham...

Bir kelimeyi durmadan nakarat eder, sürekli ve sürekli söylerseniz eğer, o kelime bir anda beyninizde manasızlaşır, anlamını yitirir, söylerken bir garip olursunuz. Sanki ağzınızdan anlamsız bir ses çıkıyor gibi hissedersiniz. Bunu bir yerden okumadım; bir kaynağım yok. Bu yüzden ne derece bilimsel olduğunu bilemeyeceğim fakat pek meraklı bir çocukluk dönemi geçirdim ve mevzuu bahis anlattığım bu deneyi, çocukluğumda bir fiil denedim, yaptım oldu. İnanmıyorsanız hiç durmayın, Siz de deneyimleyebilirsiniz.

Bir kelimeyi, seslere karşılık gelen harfler oluşturuyor ve gündelik yaşantıda, bırakın harfleri tek tek ele almayı, bazen çoğu durumda bu harflerin oluşturduğu sözcüklerin bile, beynimize birer kalıp olarak düştüğü oluyor. Kabaca bir kanıksama durumundan söz edebiliriz.

Güç bela sorup soruşturarak, uzaktaki akrabalardan, büyük dedemin adının Hacı Nacak olduğunu ya da ona bu şekilde seslendiklerini öğrendiğimde, bu aşamadan sonra yapılacak işin, dedemin adını nüfus müdürlüğüne vermek ya da bilmem ne müdürlüğünden bilmem kime mail atarak cevap beklemek şeklinde olduğunu düşündüm. Ve tabii taşın altına elimi soksam ve nüfus müdürlüğüne gitsem bile, elimdeki bu isimle ne kadar şansım olabilirdi ki gibi bir karamsarlığa kapılmıştım.

Aklıma sadece nüfus müdürlüğü gibi çözümler geliyordu ancak bu araştırmalardan sonuç çıkmama olasılığının yüksekliği, harekete geçme şevkimi kırmış ve başkaları defterlerini doldururken benim halen daha, sağa sola kös kös bakınır durumda kalmama neden olmuştu.

Hâlbuki cevap tam önümde, HACI NACAK olarak durmaktaydı. Standby modunda geçen birkaç günün sorunda ışığı görmüştüm işte, Bingo! Sohbet muhabbet esnasında birinden mi duydum ya da hoca derste bu konuya zaten dikkat çekmişti ve ben mi yeni anımsamıştım; aslı nedir bilmiyorum ama “soyum sopum” hususunda ilk kez hocanın tasvip edeceğini düşündüğüm bir çözümleme yolunu bulduğumu hissetmiştim. O ana kadar çözümün, nüfüs müdürlüğü gibi resmi bir makam yoluyla halledilebileceğini zannediyor, tek başına “hacı” ya da “nacak” kelimelerinin manaları üzerinden de sonuca ulaşabileceğim, aklımın ucundan bile geçmiyordu.

HACI NACAK;
Dedemim “Hacı” olduğunu ya da en azından ahalice sevilen, sayılan biri olduğunu aklımın bir köşesine not ederek başladım işe. Peki ya “Nacak” ne demek acaba diyerek ekşisözlüğe bakacağım sırada, benim ciddiyetle bu işe eğildiğimi gören oda arkadaşım, bu kadar kasmanın lüzumu yok, Karadeniz’de biz kısa saplı, odun kesmeye yarayan küçük baltaya nacak deriz dedi. Onun beni hayretler içinde bırakan bu çıkışı, ekşisözlük tarafından da tescillenince, deftere yazabileceğim ilk ciddi bulguyla karşı karşıyaydım.

Büyük büyük dedem, Karadeniz’liydi. Büyük ihtimalle oduncuydu ya da ormancılık, marangozluk gibi gene kereste üst başlığı altında bir işle haşır neşir oluyordu. Karadenizdeki etnik çeşitliliğe rağmen, onun Müslüman olduğu şüphe götürmez bir gerçekti; Bu, onun adını oluşturan “hacı” ön ekinden rahatlıkla anlaşılabilirdi. Hacı unvanına rağmen, Hacca gitme olasılığı düşük bir ihtimal olarak görülebilirdi; Karadeniz’in yeşil yaylarından kalkıp onca yolu at sırtında ya da yürüyerek kat etmek ve hacı olmak, pek gerçekçi durmuyordu. Ama belki de o dönemde Hicaz demiryolu ağı işler vaziyetteydi ve ulaşım, o günlere rağmen belli bir konfor ve kalite vaat ediyordu. Ya da belki, cihan harbi sırasında seferberlik ile güney cephesine gönderilmiş, orada İngilizler elimizden Kudüs ve tabii Kâbe’nin bulunduğu Mekke’yi almadan önce, hacı olma hikmetine nail olmuş olabilirdi...

Ben bu bilgilere ulaşmanın verdiği gazla aşama kat ettiğimi varsayarken, hoca, zaten devam eden haftayla ve haftalarla birlikte, sonuca ulaşabileceğimiz çok daha farklı yollar olduğu gerçeğiyle yüz yüze getirdi bizi. Buna göre, eğer soyumuza dair iş görür bilgilere ulaşmak istiyorsak, sonuca giden yolda sadece dedemizin adının ne olduğunun yetersiz kalabileceğini, o ismin sadece bir başlangıç ve yapmamız gerekenin, o dede ya da nineden kalma, bir halı ya da eski bir kullanım nesnesi(bıçak, tülbent, dikiş nakış işi... gibi) bulmamız gerektiğini söyledi.

Yapılacak iş; önce aile yadigârı bir nesne mesela bir halı bulmak ve motifler ya da halının hangi yöntemle, hangi renkler kullanılarak yapıldığı gibi bilgiler ışığında, soyumuza ilişkin ipuçları yakalamaktı. Zira bir halının yapıldığı bölge ya da yörenin neresi olduğunu, halı üzerindeki motif, renk ve hatta halının ebadı gibi bilgiler ışığında bulabilmek olanaklı bir işti. Bunları söyleyerek hoca beni bambaşka bir dünyaya, halıların dünyasına savurup atmıştı. Oradan çıkıp kurtulmam kolay olmayacaktı.


Defter tut!

Marmara Üniversitesi, Grafik Tasarım bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Bu sene aldığımız Sembol ve Anlam Yaratma dersi kapsamında, hocamız Mehmet Ali Müstecaplıoğlu, ders boyunca öğrendiklerimizin, hatta ders kapsamındaki hemen her(oluşturulacak yeni sembol veya logolar ya da bunların ön hazırlığı olan dokümanlar... gibi herşeyin) yer alacağı bir defter tutmamızı istedi.

Ancak benim biraz sorunlu ve sorumsuz tavrım, bu süreçte sınıf arkadaşlarımdan geri kalmama hatta tamamıyla oyunun dışında yer almama neden oldu. Yine de kendince bir samimiyete ve iş ahlakına sahip, ilginç bir öğrenciyim ve her şeye rağmen hocam Müstecaplıoğlu’nun diğer öğrenciler gibi bana da ödev düştüğü ama benim yerine getirmediğim bu defter işini, nasıl bilmiyorum ama bir şekilde telafi ederek samimiyetimi kendisine göstermeliyim.

İstediği şeyleri ya da verdiği ödevleri, layığını değil fazlasını vererek yapmak, dönem başında kafamdaki tek düşünceydi. Oysa bu düşüncenin aksini gösteren tutum ve davranışlarım, içinde bulunduğumuz günlerde had safhaya ulaştı ve içinden çıkılmaz bir durum aldı. Daha ilk dersten, özellikle altını çizerek defter tutulması hususunda verdiği ödev hususunda bile bir istikrar yakalayamamış olmam -daha doğrusu attığım her adımı bir şekilde yetersiz bularak sonuçta bir den fazla defter tutma girişimim ve akabinde, hiçbir deftere sahip olamayışım- artık beni saç baş yolma noktasına getirdi.

Herkesbir defter aldı ve bu defteri o ve ya bu şekilde yazdı çizdi, doldurdu, kimisi sade, ciddi bir şekilde kimisi de allayıp pullayarak rengârenk bir defter çıkardı ortaya; ama bir şekilde vize günü geldi çattı ve benim haricimde herkesin elinde bir defter vardı. Hoca defterleri masamın önüne bırakın dediği vakit, herkes sonucundan memnun olsun ya da olmasın, içeriğindekileri kendileri doldurdukları, her biri tırnak içinde özgün olan bu defterleri masanın önüne bıraktılar.

Şu sıralar herkes notunu almış olmalı... Hoca yeni konular anlatmış ve defterlere yazılıp çizilmek üzere, daha başka araştırma ya da uyguluma ödevleri vermiştir. Benim ne olup bittiğinden haberim yok, artık çemberin dışındayım ve içeride ne olup bittiğinden bi haber dolaşıyorum. Tekrar oyuna girmek istiyorum ama önümde bir engel; o da defter! Şuan yaptığım şey: oturup yeni bir defter hazırlamak değil, Utancımdan, daha bir defter tutamamanın verdiği kadir azabından kendimi paralamaktan fazlası değil.

Pazartesi, gece sabaha karşı 02:30, yani aslında Salı günü içerisindeyiz. Ama ben hala hafta başı sayıyorum içinde bulunduğum zamanı; yani önümde dört tam günüm var. Bu süreç dede bir şeyler yapamazsam eğer, Perşembe günkü derse gene gidemeyeceğim ve iki haftadır süren bu gidişat bir kısır döngüye, böylelikle tüm bir dönemi içine alan, benim bir sene kaybıma neden olacak bir sona dönüşecek, Saat 02:32...

Bir şeyler yapmalıyım! Belki de bir türlü becerip somut olarak ortaya koyamadığım defteri, böyle bir blog ortamında kurgular ve hocaya defter değil, bu bloğun linkini verirsem, en azından –dersi geçemesem bile- kendime olan güvenimi geri kazanabilirim! Oturup başımı iki elimin arasına aldığım ve somurtarak dertli dertli etrafa bakındığım şuanki görünüşümden kurtulurum, bunu da yanıma kar sayarım.

Neden olmasın(!), işte daha şimdiden aklıma güzel bir fikir geldi; Hocanın masasına koyamadığım defter problemine, tali ama etkili bir çözüm buldum denebilir. Kendimce bulduğum, kendi çıkmazıma çıkış yolu olacak bu fikir şöyle;
Sayısal verilerden oluşan bu blok, belli bir doluluğa ulaştığında ve ben de biraz daha iyi İndesign kullanmaya başladığımda, elle tutulabilir somut bir nesneye, yani bir deftere dönüştürülebilir. hem belki bu durum, seneye alacağım Masaüstü Yayıncılık dersi için de iyi bir ısınma antrenmanı olacaktır.