Ben halen daha sağda solda halı bakınıp dururken, hoca ise derste, halıların dışında ve bir o kadar onlar derecesinde öneme sahip, soyumuzu sopumuzu araştırmada yeni kanallar sunuyor, bize sonsuz alternatifler arasından, adeta seçin seçebildiğinizi diyordu. Anlamıştım ki artık yapmakta olduğumuz, soy sop araştırmaktan ötede bir şeydi, Müstecaplıoğlu, adeta soy sop mevzusunu, asıl hedefe ulaşmak için kullanacağımız bir alt başlık olarak kurgulamıştı. Hoca halılara bakın, kahve fallarına bakın, gördüğünüz her şeye hatta annenizin televizyon üzerine örttüğü işlemeli dantele, oradaki motiflere de bakın diyordu...
Yani artık yapılacak şey, asıl gaye; soyu sopu öğrenmek gibi bir amacın ötesine geçerek, zaten bizi biz yapan ve sarıp sarmalayan ama belki de içinde olduğumuzdan dolayı kanıksadığımız ve bu yüzden göremediğimiz, farkında olduğumuz ama aslında olmadığımız dünyanın kapılarını aralamaktı. Bu dünyada her şeklin, her çizginin aslında bir tarihi, kullanım yeri, manası vardı ve iç bir şey gelişi güzel sırf estetik duruyor mantalitesiyle üretilmemişti.
Bu şekiller, işaretler, “Semboller”, neydi bunlar? Halıların ya da çeşitli kullanım nesnelerinin – elbiseler ya da kılıç kalkan gibi- üzerinde bulunan, garip hatta belki de sevimli diyebileceğimiz şekillerden mi ibaret her şey. Hayır, muhakkak ki bu şekillerinde birer anlamı hatta o anlamların bütününden oluşan uzun hikayeler ya da olay tasvirleri, hatta sembol dediğimiz bu şekiller yoluyla nesilden nesle aktarılan destanlar, mirler ve daha niceleri vardı.
“Sembol, hem işaret hem de imgenin gizilgüçlerini(potansiyellerini) bir araya getirir; bunları iletişim bağlamında gerçekleştirir.”[1] Bu noktadan bakıp, sükûn ile okuduğumuzda, bu tanımlamada algı sınırlarımızı zorlayacak, bizi bizden alacak bir taraf olmadığını söylemek mümkün. Ama durum bu kadar da basit olmamalı; Olayı, döneminin insanı gözünden, M.Ö 10.000’lerde çaresizlik, bundan daha da önemlisi bilinmezlikler içinde sürüp giden bir hayatta, yaşam mücadelesi veren insanoğlunu düşünerek ele almalıyız.
Dil denen şeyin söz konusu yıllarda bulunmuş olduğunu, keza resminde ve tabii ateşinde yine o dönemlere tarihlenen diğer buluşlar olduğunu masaya yatıralım. Bu üç buluşu, kendi dönemi içerisinde ele aldığımızda, işlevsellik yönünden aralarında bir fark olduğunu söylemek yanlış olacaktır.
Av sahnesini gözünüzün önüne getirin. Kabile üyeleri, bir gurup olarak hareket edecek ve avına sistemli, belli bir plan dahilinde yaklaşacaktır. Bu esnada, bugün kullandığımız kapsama sahip olmasa da bir iletişim kodu, yani dil dediğimiz aracı devreye sokacak, başarılı bir avın ardından köye getirilen et, yine ateşin devreye girmesiyle pişirilerek tüketilecektir.
Belki de yenmeden önce kireç tozuna buladıkları ellerini insanlar, avın üzerine bastırarak avın üzerinde bir el imgesi oluşmasını sağlayacak, hatta yemek başlamadan önce yapacakları küçük seremonilerde ölmüş av hayvanına seslenerek “Seni koca heyula, durdurulamaz mamut, seni bu eller dize getirdi, işte bu eller ile avlandın ve ey toprak ana, bu ellere bu koca cüsseyi devirebileceği imkanı, olanağı tanıdığın için şükürler olsun sana. Eyy Tengri, Eyy Umay... bu aciz kulun, tüm hürmetiyle eğiliyor huzurunda.”
Veyahut tam tersi de düşünülebilir. Hikâyeyi başa saralım.
Kabileden ava gidecek erkekler, köy meydanı olarak tasvir edebileceğimiz bir açıklıkta, toplanmış ve şamanın gelip onları kutsamasını, avın başarılı geçmesi adına, gizilgüçlere seslenerek yapılacak dua ayinini beklemektedirler. Şaman geldiğinde ilk göze çarpan – şimdilik üzerindeki garip kostüm, dövmeler ve vücudundan sarkan garip nesneleri bir kenara bırakırsak- oldukça yaşlı oluşudur. Bu tespitin üzeinde durmak önemlidir zira o dönemin insanları, hastalıklar, av sırasındaki şanssızlık ya da vahşi doğadan gelen saldırılar gibi etkenler yüzünden, en fazla 20- 25 yaşlarına kadar yaşamaktadırlar. Şaman, belki şans belki de silah kullanma ve av organize etmedeki başarıları yüzünden, bu mazlumlardan daha uzun bir hayata sahip olmuş, şimdiyse buruşmuş derisinin altında, biriktirdiği bir dolu yaşanmışlık ve deneyimleri, yani gözüyle gördüğü ve elleriyle yaptığı şeyleri, genç nesillere aktarma şansına erişmiştir.
Bu genç yarenlerin deneyimsiz elleri, av sırasında, en az şamanın gençliğindeki ölçüde kabiliyete sahip olabilecekler midir? Bu soru, Kabilenin hayatta kalması ya da onca insanın ölmesi arasında durduğundan, işte bu noktada bu sorunun cevabı, dönemin insanlarını en çok meşgul eden olgulardan biri haline gelmektedir.
Şaman, ellerini kirece bular ve ava gidecek gençlerin muhtelif yerlerine elini bastırır. Şamanın bu edimi, “benim deneyimim, işte bu ellerimin kazandığı başarılar, size yol göstersin, aynı bu eller gibi muvaffak olun” ya da “benim nurum senin şansın olsun!” gibisinden bir anlam taşımaktadır. Aynı şey, Yüzüklerin Efendisi, İki Kule filminde de karşımıza çıkmaktadır. Karanlık tarafa hizmeti seçen kötü, Ak Büyücü, birliklerine kumandanlık edecek yeni bir savaşçıyı dünyaya getirir. Filmin ilerleyen sahnelerinde bu cengâverin görev vakti geldiğinde Ak Büyücü, elini aynı bir damga misali, savaşa göndereceği kumandanının yüzüne bastırır. Zaten birliklerin taşıdıkları flamalarda da bu el damgası kullanılacaktır. Şamanın elini yüzüne basması ile bu örnek neredeyse aynı işlevsel amaca hizmet etmektedir.
Neyse bırakalım yüzüklerin efendisini ve kendi av hikayemize dönelim. Ola ki av istenildiği gibi gitmedi ve hatta av esnasında 3 kişi, devirmeye çalıştıkları devasa bir filin altında kalarak can verdiler, işte o zaman, resim devreye girecek ve gerçekte devrilemeyen fil, adını biz günümüz insanlarının koymakta zorlanacağı bir diğer gerçeklikte alaşağı edilecektir.
İşte bu yüzden Dil, Ateş ve Resim, bu insanların gözünde aynı ölçüde değer ve işlev ihtiva eder. Yararlılık açısından bir kulübenin yapımıyla bir imgenin üretimi arasında hiçbir ayrım yoktur. Kulübeler onları yağmurdan, rüzgârdan, güneşten... imgeler ise onları doğal güçler kadar gerçek olan öteki güçlere karşı korurlar.[2]
Bu olayları anlatıyorum, hatta kolay anlaşılması adına kafamda kurguladığım hikayeler içinde veriyorum; peki gerekli mi bu? Bana kalırsa ancak böyle bir yöntem, esasında kapsamlı alıntıların, paragraflarca uzanan bilgi, söylem ve teoremlerin inşa ettiği devasa bir dünyayı, kısaca, ama anlaşılır bir biçimde özetleyebilir.
Ama, vaktiyle insanların resmi, yemek yapmak ya da konut inşa etme gibi bir olayla aynı işlevsel çerçevede ele alışına, bir kez daha değinmek istiyorum. Freud’un bilinç dışını, bilincin bir uzantısı olarak görmesine karşın, C.G Jung, tam tersine esas olarak öncelikle bilinç dışını alır; bilincin ise bilinç dışında gelişip onun bir uzantısı olarak ortaya çıktığı şekilde yorumlar. Benden beklenmeyecek ölçüde edebi bir büyüsü olan, yukarıda oluşturduğum şu cümleye tekrar geri dönelim.
“gerçekte devrilemeyen fil, adını biz günümüz insanlarının koymakta zorlanacağı bir diğer gerçeklikte alaşağı edilecektir.”
Günümüz dünyasındaki yapay bir gereklikten söz edebiliriz. Örf ve adetler, bizi biz yapan değerler, bir dolu ama gerekli ama gereksiz argüman, bugün biz insanların hayatına sınırlar koyar, bizi bu argümanların inşa ettiği yapay bir gerçeklikte yaşamaya mahkum eder.
Ancak olaya Jung’ın bakış açısından yaklaşırsak, mağara dönemi insanlarının özgürce hareket eden bir fili, fiziksel olarak durdurmasıyla, onu bir mağara duvarında resmederek durdurması, ona sahip olması arasında bir fark olmadığı görülecektir.
İşte Mehmet Ali Müstecaplıoğlu, beni böyle karmaşık, zorlayıcı bir evrenin içine itti. Herkes kendine güzel defterler aldı. Onları en içten duygularıyla doldurmaya başladı. Ama ben, baksanıza bana, bir halı konusuna girmemle kendimi, mağara duvar resmi yapan insanın kafa yapısını anlamaya çalışırken buldum. Ve bu macera Asya bozkırlarına, orada göçebe bir hayat süren insanların benzer mantaliteyle birlikte bu tür imgelemleri, yaşayış tarzlarına uygun olarak yanlarında taşıyabilecekleri halılar üzerine işlemesine kadar sürecek.